23 Eylül 2013 Pazartesi

İfadeler

Her zamanki gibi kendi kendine konuşurken "bozulmayan demekmiş" dedi. Aslında dinlesem kafasındaki diyalogların içine beni de katacak. Lakin aynı anda iki işi yapmayı hiç beceremeyen bir annesi var. Bulaşıkları yıkarken kulakların boşta kaldığının farkındayım. Ama benim için iki uzvun aynı anda çalışması da zor.

Dinlemeyi seçtim, ellerimi kuruladım. Çok üzerine gidersem kafasının içindeki konuşmalar durur diye pek oralı değilmiş gibi sordum:
"bozulmayan demek olan şey nedir?"
"plastilin, bozulmayan demekmiş" dedi.
Küçüklükten beri onun için en çok istediğim şey kendini ifade etmeyi bilmesi. Yani merak ettiği bir şeyi sorabilmek mesela. Ve duygularının farkında olmak. Ağlıyor ama neden ağladığını bilmesi, aynı zamanda karşısında her kim varsa ona söyleyebilmek. Onu mutlu eden şeylere karar verebilmek. Sürpriz yumurta mı, kakaolu süt mü? (Hayır her zaman sürpriz yumurtayı tercih etmiyor).

Ana okulundaki öğretmeni dosyasıyla notlar gönderiyor bize. O gün küçük motor kas gelişimi için oyun hamuru almamız gerektiğini ileten not göndermiş. Gittik aldık. Sonra aklıma notta altı çizili "plastilin oyun hamuru" ifadesi geçtiği aklıma geldi. Yanlış mı aldık bilemedim. Aldıklarımızın üzerinde yazmıyor. En son dedim ki:
"Öğretmenine sor, plastilin ne demekmiş, yanlış aldıysak değiştirelim"
Bir kaç kez tekrarladım, ona da tekrarlattım.
Hazır ana okuluna başlamayı da başardı. Sosyal çevresi de arttı. Öğretmenine de ifade edebilsin kendini, soru sorsun diye. Açıkçası sorabileceğinden emin değildim. Daha "plastilin" bile diyemiyor. Hem sorabilmiş hem cevabı bana iletebilmişti. Şaşkın ve ebleh bir gülümsemeyle bir daha bir daha anlattırdım.

Bir de burnunu silmiş öğretmeni. Ne yalan söyleyeyim onu da sordum. Okulun ilk günü hafif nezlesinin 3. günüydü. Yardımcı ablaların okulu olduğu için sabah geç geliyorlarmış. Öğretmeni ilgilenmiş.
Aylardır dua ediyorum sevgi dolu ve merhametli bir öğretmeni olur inşallah diye. Sordum yanağından da öpmüş. :)
Kafası karışık olsa gerek. İlk gün yaptığı resim

Ana okuluna ilk giriş. Şaşkın ve tedirgin


4 Eylül 2013 Çarşamba

Duygusal Gelgitler Oluyor Bazen

Daha bitirmediğim bir sürü klasik var. Onları mı okusam, ütüleri mi yapsam?
Af yasası çıkmış. Tek dersle beni yarı yolda bırakan mastıra mı başvursam, O'nu tek çocuk yalnızlığından mı kurtarsam?
Çok tv izliyor. Pastel boyalarını çıkarsam da resim mi yapsak, balkonda oturup biraz dinlensem mi?
Evet bir ismi vardı, (babasına söylemeye çekindim, o da duymaktan çekindi.) şu an size söylemem de gereksiz.
5 yıldır tahsilimle hiç ilgisi olmayan bir iş yapıyorum. Tahsilimle ilgili bir işe mi yönelsem, mevcut işimde yeni bir şey mi öğrensem?
Tahinli çörek almışlar. Yesem mi yemesem mi?
Bu demir ilacının tadı berbat! İçip depoları mı doldursam, içmesem bir şey olur mu olmaz mı diye düşünüp dursam mı?
Nerde olduğunu bilmiyorum. Bana söylemeyin dedim.
6-7 parça giysi almışım yeni farkettim. Gardroptakileri atsam mı, gün gelir giyer miyim?
Anaokuluna başlayacak. Üzülsem mi, sevinsem mi?
Teşekkür ederim artık iyiyim. Konuşmaya devam etsem mi, susup içime mi kapansam?
İşi bırakıp ev hanımı mı olsam?
Evi unutup iş kadını mı olsam?
Bu yazı biraz iç karartıcı oldu. Yazsam mı, silsem mi?

27 Ağustos 2013 Salı

Yaşlanmak 30 Yaşında Başlar

Hissettiğin yaşta başlar demişlerdi. Evet şu aralar oldukça fazla hissediyorum. 3 rakamının sırrı olsa gerek, 29'da bile böyle hissetmemiştim. Çok uzak gelirdi 30'lar. Yaşlanmayacakmışım gibiydi. Birden bire oluyormuş. Önce panikledim. Daha boyun fıtığımdan fizik tedavi olacaktım. Karadeniz turu yapacaktım. Uzmanlık sınavlarına girecektim. Sonra bi' rahatladım ki! Boşver dedim, fıtığımla yaşasam n'olacak sanki? 

Hiç bir işe yaramayan şeyleri atmaya başlamalı diye düşünür oldum. Öyle çoklar ki! Diziler mesela. İllaki dönüp baktığım. Arabadaki radyo kanalları, 10 yıldır giyilmeyen giysiler, nişan ayakkabıları. İlkokulda çok istediğim ve biraz zorla alınan çantalı Monami pastel boya setimi şu an oğlum kullanıyor. Evet bu çok sevimli ama nişan ayakkabılarımı da -belki ilerde olursa- kız yeğenim mi giyecek? Yoo, enerjim yetersiz ve bu bana gereksiz geliyor. 

Yaşlılar iki kısma ayrılıyor. Ferahlık verenler, eza verenler. Konuştukça pamuk yorgana sarılıp uyuma hissi uyandıran yaşlılar var. Bir de her şeyden ve herkesten şikayet edenler. Bu aralar gençler beni sarmıyor. Yaşlılarla vakit geçirmek istiyorum.

Bir de geçen gün rengarenk pullardan oluşan bir bluz aldım. Ömrümde bir kez olsun pullu bir şey giyeyim de ilerde içimde kalmasın.



8 Mayıs 2013 Çarşamba

İnişler Çıkışlar

Hayat sinüsoidal dalga gibi. İnişli çıkışlı. Her zaman sıfırda sakinlikle yaşayamıyorsun. İnişi var  acı dolu. Sonrasında normale dönerken, çıkışa geçtiğinde yani, her şeyin kıymetini milyon kat daha hissediyorsun. Sahip olduklarının, ailenin, evlatlarının, sağlığının, onların sağlığının.

Boncuğumu "hastaneye yatıracağız" dediler. Bu cümleden sonra böyle böyle yapın, diye anlatıyordu hala ki hiç bir şey duyamıyordum artık ben. Küçücük doktor odasında tutamadım kendimi, gözümden boşanıverdi yaşlar. Servise kadar hıçkıra hıçkıra gittim. Nerde yanlış yaptık, neyini ihmal ettik, sonucu nasıl olacak düşünceleri de benle birlikte gitti, soğuk ve buz gibi enfeksiyon servisi koridorlarına.

Hiç bir yere dokunmadan giriyorsun odana, kapılar fotoselli. Bundan türlü evhamlar türüyor. Ne tür hastalıklar var kim bilir, ondan böyle yapılmış belli ki. Bulaşır da daha mı kötü olur boncuğum acaba? Kötünün kötüsünü, en kötü durumları film şeridi gibi yazıp izliyorsun zihninde.

Durumu çok ağır değil hatta iyi bile sayılırdı, odasına girince yatağına uzanıverdi boncuğum benden daha metin çıktı, kabulleniverdi. Round pnömoni teşhisiyle 4 gün kaldı o sevimsiz hastanenin sevimsiz odasında.

4 gün sonra servisten çıktığımızda nasıl koşuşturdu yavrucağzım, hapishaneden çıkmış gibi. 6 gün sonra kontrol için tekrar gittiğimizde "anneanne burada kalmıştım ve evimi çok özlemiştim değil mi ben?" dedi anneme. Küçük yaşta inişi, çıkışı, özlemeyi öğrendi.

Akciğerindeki pnömoni röntgende 1 aya kadar gider ancak demişti asistan. 10. günün sonunda o kocaman - pinpon topu kadar - beyaz lekeyi röntgen filminde göremeyince hissettiğim mutluluk tarif edilemez. Hamd-ü senalar ettim. Tekrar tekrar dua ettim, tüm çocuklar iyi olsun diye. Allah o hastaneye bir daha düşürmesin bizi, hiç kimseyi!

hastanede hiç fotoğraf çekmedim,
kötü anıları kaydetmek istemedim.
En yakın zamanda oğlumla tanıştıracağım
kaplumbağaları buraya eklemek daha cazip geldi.



12 Nisan 2013 Cuma

Köye Gitmek İstiyor

Küçükken yazın bir kaç günlük memleket ziyareti kabusum olurdu. Titizliğimden tozlu yollarda yürüyemezdim. Başta arılar olmak üzere, örümcek, karınca ve sinekten dahi korkardım. Anaannemlerin köpeği vardı. Kimse olmadan eve giremezdim bu yüzden. Bir gün evin üst kapısından girecektim ki kapıda oturuyormuş, üstüme atlayıverdi. Ben artık depresyona girmiştim Ankara'ya gelene kadar. Horozlardan, ördeklerden kaçardım. Elmalı bahçede piknik yapılırdı ben yere oturamazdım. Elmalı bahçeyi sulama havuzu vardı büyükçe. Onun çevresi beton olduğundan sanırım fazla mahlukat gelmezdi, orda gezinirdim. Bir gün dedem -sağolsun- arkamdan havuza itiverdi beni. Böylelikle havuza gitmek için dedemin olmadığı anı kollamam gerekmişti. Köy yüzünden neler çektim neler! Tüm bu köy yabaniliği veya doğa korkusu hiç mi hiç bitmedi ta ki oğlum doğana kadar. Biraz büyüyünce tuhaf bir cesaret geldi bana. Eşimin de köyü var, oraya mecbur gidiyorduk ama ben ilgi çekmesin diye pek eğreti durmazdım. Oğlumla gitmeye başladıktan sonra nolduysa oldu, bir rahatlama oldu bende. Belki bilinç altımda benim gibi olmasın derdimden çocuğu çayıra çimene alıştırmak istedim çok. Kendim de alışıverdim sonra.

Ahmet Kerem değişikliği ve keşfetmeyi tüm çocuklar gibi seven bir çocuk. Köye az gidildiği için orası çok cazip geliyor ona. Ben mutfakta uğraşırken, kendi ayakkabılarını veya kapının önündeki büyüklü küçüklü terliklerden birini alıp giyiyor. Burda ayakkabısını giymek ne kadar zorsa(!) orda o kadar kolay. Amcasının traktörüne biniyor. Bahçedeki ceviz ağacına bağlanmış ipe gerilmiş eski ütü masasından yapılma salıncak, avmlerdeki kocaman ve mükemmel(!) ve oldukça güvenli çocuk oyun alanlarından daha çok mutlu ediyor olmalı ki onu, geçen akşam kulağıma şöyle fısıldadı: "anne köye gidelim mi?". Gayri ihtiyari gülümsedim. Top havuzu istememesine şaşırdım, o medeniyet yapımı oyuncakları tercih etmemesine sevindim. Amacıma fazlasıyla ulaştığımı düşünüyorum.

Ankara'da benim keşfettiğim en büyük oyun alanı Panora-joylandde

Sözü geçen ceviz ağacındaki amatör salıncak



21 Ocak 2013 Pazartesi

Arka Bahçede Bilim

Biraz dalgın bir çocuk Ahmet Kerem. Dikkati dağınık da denilebilir. Bunun tek faydası, dalgınlığından istifade ona yemek yedirebilmem oluyor. Yemekten önce yarı uydurma hikayelerim başlıyor. Yani aslında gerçek olan şeyleri hikayeymiş gibi anlatıyorum. Mesela geçen gün baktım yemeğe burun kıvırıyor, yıllar önce duyduğum dondurma tarifi hikayesini anlattım:
"Biliyor musun, dondurma yapmayı öğrendim."
Hooop! Bir kaşık bamya çorbası mideye indi bile.
"Yaz gelsin ikimiz dondurma yapacağız."
Hiç konuşmasına fırsat vermeden, şaşkınlığından istifade 2 kaşık daha veriyorum. Yüzü buruşursa falan daha etkileyici şeyler söylemek gerek:)
"Hem de şekiller alacağız, şekilli dondurma yapacağız. Yoğurt ve şeker koyup karıştırdık mı..."
Bu arada 2 kaşık daha yiyor.
"Artık buzluğa koymaya hazır."
Yavrum benim üstüne yorum bile yapar.
"Anne gıda boyası da koyalım tamam mı?"
Ben o ara bi afalladım. Nerden biliyor gıda boyasını. Aramızda hiç lafı edilmedi:
"Gıda boyasını nerden biliyorsun sen?"
"Arka Bahçede Bilim'den öğrendim."
Benim şaşkınlığımdan o ara 2-3 kaşık boşa gitti. Bu yönü bana benziyor olmalı. ;)

....

Banyodan sonra hemen ellerine bakar.
"Anne bak yine ellerim buruşmuş."

Bir gün ütü yapacağım.
"Anne ne ütüleyeceksin?"
"Eşarbımın önü kırışmış da onu ütüleyeceğim."
"Anne benim elim gibi buruşmuş mu yani kıhkıhkıh!"
Espri de yapar oldu :)

İncirli kek aktivitesi

16 Kasım 2012 Cuma

Doğum Günü Geldi Geçti

Boncuğumun 3 yaş günü geldi geçti. Rahmetli Cevriye Teyzem boncuğum derdi bana, çok hoşuma giderdi. Ondan öğrendim, kabri nur olsun. Onun bana hitabındaki hissettiğim sıcaklığı oğlum da hissediyor ki:
-Benim neyimdin sen unuttum bak?
-Hmmm... Mavi boncuğundum anne.

Bayramda babaannesiyle, amcası ve kuzeniyle çok keyifli bir zaman dilimindeyken o gün geçiverdi. Üstünde hoplamak, zıplamak, yuvarlanmak suretiyle kendine oyunlar çıkardığı yer yataklarıyla oyalanırken doğum gününü kutlamak aklımıza bile gelmedi. Kocaman bir bahçesi, traktörü, kedileri, tavukları olan bir köy evinde, sürekli onu kontrol eden annesi çoğu zaman meşgulken doyasıya özgür, kendi halinde koşturmak zaten en büyük hediye oldu ona.

Ayakkabılarını kendi giyerek tek başına bahçeye çıkıp geri dönebilmek onun için özerklik adına atılmış en büyük adımlardandı. Traktörün tepesinde, usta bir sürücü edasıyla direksiyonu ve vites kolunu oynatmak, gerçekleşmiş büyük bir hayaldi eminim, bu 3 yaşında küçük adam için. Üstü başı çamur oldu çoğu zaman, ama o heyecanlı heyecanlı gelip zaferin yorgunluğuyla bana neden olduğunu anlatacak bile gücü bulamadığı halinden, ne kadar keyifle o çamura bulanmış olduğunu anlamamak mümkün değildi. Onun gözünde görülen mutluluk benim için 10 kat mutluluk demek. Bu mutluluktan daha büyük bir hediye alamazdık ona ve doğum günü için daha büyük bir kutlama yapamazdık bu zaman diliminde yaşadıklarından.

Mutlu çocuk herkes uyku için odasına çekildiğinde kendisi de uyuyan çocuktur. Mutsuz çocuk o uyumadan annesi uyumayan çocuktur. Anlamış oldum. Gece annesini oldukça kısık bir sesle güzelce uyandırır mutlu çocuk.

Geldiğimiz gün doğum günü geçmişti ve eve hapsolmuş, gece kendisi uyumadan annesini uyutmayan, ağlayarak annenin uyandırıldığı sefil günlerimize geri döndük.

boncuk nohutlarla oyalanırken


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...